TDF | 26.06.2017 | Trabzon Dernekleri Federasyonu

Hüseyin Dilaver

  • 02 Eylül 2016
  • 0 YORUM
  • 377 KEZ OKUNDU
Hüseyin Dilaver

2.1. Hayatı Hakkında Genel Bilgi
Trabzon’un Sürmene ilçesinin şimdiki adıyla Aksu, eski adıyla Aso köyünde Temel ve İlve Dilaver’in 3 erkek, 1 kız çocuğundan biri olan Hüseyin Dilaver 1906 yılında dünyaya gelmiştir.
Çocukluk yıllarında müziğe ilgi duymuş, yaşı ile birlikte bu hobisi de ilerlemiştir; öyle ki gençlik yılları, askerlik çağı ve sonrası hobi olarak başladığı müzik hayatının en önemli parçası olmuştur.
“Çok cömert bir insanmış; bir gün köye geliyormuş; eskiden gurbetten gelirken buğday ekmeği getirmek çok meşhurmuş, köye gelmiş çocuklar Hüseyin amca geldi diye etrafına toplanmış, ekmeği bütün çocuklara bölüştürmüş ve ekmek bitmiş. İnancı kuvvetli, insanlara sevgisi yoğun bir kişiymiş. Fakiri görse sırtından ceketini çıkarır verirmiş. Bir zengin fakiri görüp bir ihtiyacını giderebiliyorsa, sırtından ceketi, ayağından ayakkabıyı çıkarıp verebiliyorsa ben ona fakire yardım etti derim, dermiş. Çocukları insan sevgisini babalarından öğrenmişler, anneleri de sevecenmiş ama babaları daha bir başkaymış.”
“Eve bir misafir geldiği zaman daha gelmeden tembih edermiş; “Kızım evimize misafir geldiği zaman (eskiden abdes alınırdı) şöyle havlu tutun, namazını kıldırın, açsa yemeğini yedirin, güler yüzlü olun, misafire hizmet etmek sevaptır” demiş. Manevi duyguları çok kuvvetliymiş. Çocuklarına karşı çok şefkatliymiş, hiçbir zaman bir fiske vurmuş biri değilmiş, kesinlikle öyle sert yapılı bir insan değilmiş, daima güler yüzlü, her şeye espri ile yaklaşan her şeyi şaka ile ifade eden biriymiş. Kızı “Ben evlendiğimde eşim sert mizaçlıydı ve ben şok oldum, çünkü biz babamızdan öyle görmemiştik, hele de beni çok severdi, derdi ki on tane akılsız oğlum olacağına bir tane Güner gibi kızım olsun, çünkü ben babama çok bağlıydım, dikiş diker kuruşuna kadar ona verirdim. Son zamanlarda tabi yaşlandı, hastalandı, eskisi gibi çalışamıyordu.”
“Belirli yaşa kadar memur yaşantısı olmuş. Trabzon belediye fırınında satış memuruymuş. Ondan sonra Karabük’e gelmiş demir çelik fabrikasın da yine satış üzerine çalışmış, ondan sonra Dilaver’i Zonguldak’a aldırmışlar. Kemençe çalıp Türkü söylediği için müdürlerinin hepsi onu çok severmiş. Daha sonra siyasi nedenlerden dolayı işten çıkarılmış. Cüzi bir maaşla tekrar işe almak istemişler ama gurur meselesi yapıp kabul etmemiş, ailesini toplayıp Adapazarı’na yerleşmiş.”
“Evde de sürekli kemençe çalarmış. Horan havası çaldığında herkes mutfak tarafından sıraya girermiş, kol kola, kol kola, oynaya oynaya içeri girerlermiş. Artık gülmek, neşe, eğlence o biçim olurmuş.”
Saygıya çok önem verirmiş, gençler gelsin otursun da ayak ayak üstüne atsın, eline sigara alsın, bunlara çok kızarmış; “her şeyin modası geçer, saygının modası asla geçmez” dermiş. Saygılı seviyeli insanları çok severmiş.
Kemençe çalıp Türkü söylemesinin yanı sıra çok da güzel horon oynarmış; oynamamasına da imkan yokmuş çünkü Aksu (Aso)’lu olup da horonu iyi şekilde oynamayan köy milleti tarafından hem ayıplanır hem de dışlanırmış. Horonla ilgili anısını yine kızı anlatıyor; “Adapazarı’nda beşinci sınıfta idik, baban acaba gelip koroyu çalıştırırmış diye sordular, ben babama gittim söyledim; “Adil bey seni okula çağırıyor kemençe çaldıracak, bize de oyun öğretmeni istiyor gelir misin” tabi ne demek deyip geldi ve bize horon oynamayı ve Sallamayı öğretti ve müsamerede oynadık. Koroda da bize Gemiciler kalkalım’ı öğretmişti”.
“Çok duygusal bir insanmış, şiddetten yana değilmiş. Adapazarı’nda yine Şevki diye biri varmış, Rizeliymiş, ev sahipleri de Rizeliymiş, bunlar eski eşkıyaymışlar, ev sahibi olan Ömer’in bir geceliği varmış, tabancası cebinde gezermiş. Bir gün oturmuşlar ordan, burdan sohbet ediyorlarmış. Şevki iyi bir şey yapmış gibi eşkıyalıklarını anlatıyormuş; işte biz köyleri basardık, para ve yiyecek isterdik, vermeyenleri saç ayağını ısıtarak başına geçirirdik, onlarda korkudan varsa veriyor. Yoksa canından oluyor. Dikkatle dinledikten sonra kalkıp eve geliyor ve “ben arkadaş diye bunlarla oturuyormuşum ama bunlar cani insanlar, bir daha bunlarla ne arkadaşlık ederim, ne de dost olurum, merhaba merhaba” demiş. Aksu (Aso) köyünde bir düğünde kemençe çalıyor, insanlar coşmuş horon oynuyorlar, sık sara oynanırken iki kişi öne çıkıp bıçak oyunu oynamak istiyor, fakat Hüseyin Dilaver kemençe çalmayı bırakıyor ve hayır bu oyunu oynamayın diyor. Şiddeti tasvip eden bir insan değilmiş. Çocukla çocuk, büyükle büyük, hastayla hasta olurmuş.”
“Hayatı son yıllarına kadar plak çalışmaları T.R.T. de yapmış olduğu çalışmalarla dolu dolu geçmiştir.”
“Yaşadığı bütün illerde tüm dostları tarafından sevilen Hüseyin dilaver günümüzde de halen sevgi ve saygıyla anılmaktadır.”
Resim 2- Hüseyin Dilaver ve Fahrettin Dilaver Ankara’ da “ Karadeniz Otel’ inin” üstünde

2.2. Hayatından Kesitler
2.2.1. Çocukluğu ve Köy Hayatı
Hüseyin Dilaver Trabzon’un Sürmene ilçesine bağlı Aksu (Aso) köyünde 1906 yılında dünyaya gelmiştir.
“Köyde bağ bahçe işleriyle uğraşmamış, aklı fikri hep müzik ve kemençe de imiş. Eskiden kıtlık varmış, bir gün annesi Aytora denen yazlık yere gidiyor.(Bağ, Bahçe ve Meyveliklerin bulunduğu yazlık yer) bunlar kız kardeşi ile çırahta ( Hamurla, Buğday unuyla yapılan yiyecek) yapıp yiyelim diyorlar. Anneleri bir şey unutup geri dönüyor, dönerken evin başında birilerine rastlıyor ve bunlarda sesi duyup çırahta tavasını yağ kabının içine sokuyorlar ve bir tava çırahta boşa gitmiş oluyor, yiyemiyorlar. Yaramaz bir çocuk değilmiş ama her çocuklukta olduğu kadar yaramazlıkları varmış.”
“Fatih Sultan Mehmet fethettikten sonra bu yerlere Türkleri yerleştirdi, bunlar hep dışardan gelmişler Malkoçoğulları, Dilaveroğulları böyle köklü sülaleler. Bunların dedeleri Dilaver dede dedikleri çok yiğit bir kişiymiş. Padişah tarafından mı görevlendirilmiş, yoksa başka bir yerden mi gelmiş bilinmiyor. Bunlar beş kardeş beş oğlu olmuş sülaleleri beşe bölünmüş, ama birlik ve beraberlik içinde olmuşlar, fakire, fukaraya yardım etmişler. Birbirlerine çok saygılıymışlar. Sık sık bir araya gelip evlerde toplantılar yaparlarmış. Bu toplantılarda sohbetler edilir. Güldürüler olur, oyunlar oynanırmış.”
“Hüseyin Dilaver yaşantısında Sürmene yöresinde o zamanın şartlarında Aso köyü içinde arkadaşları arasında her zaman sevecenliğini korumasını bilmiştir.”
“Büyükler arasında saygınlığını korumuştur. Şöyle ki; dini inancının çok olması, sesinin çok güzel olması nedeni ile kuran okuması köy içinde kendisine ayrı bir avantaj sağlamasına neden olmuştur.”
“O zamanlar Aso köyünde aşağı-yukarı on köye hitap eden bir ilk okul vardı, yörede ki köy çocukları bu okula giderlerdi. Hüseyin Dilaver de ilk okulda burada başlamış, ardından Samsunda askeri okula başlıyor, fakat seferberlik çıkınca okul kapatılıyor ve okul hayatı sona eriyor. Eskiden ilk okul mezunlarının işe girebilme imkanları varmış, kendisi “ben lise mezunuyum” demiş ama okul kapatıldığı için mezun olamamış, dolayısıyla bir bocalama dönemi başlamış.”
2.2.2. Müziğe İlginin Başlaması
“Müziğe başlaması Hüseyin Dilaver’in doğasında varmış. Sesi güzel olduğu için sürekli Türkü söylermiş. Bir gün annesi ve babası yaylaya gidiyorlar ve bunu götürmüyorlar, bu da yolun kenarında oturup ağlıyor, tam o sıra da bir atlı geliyor ve “oğlum niye ağlıyorsun” diye soruyor. O da “annemle babam yaylaya gittiler, beni götürmediler, sen beni götürür müsün” diyor. Adam bunu atını alıyor ve yola koyuluyor, yol boyunca Türkü söylüyor ve bu adamın çok hoşuna gidiyor. Epey zaman geçtikten sonra bunlardan biraz daha önde olan annesi bir ses duyuyor ve babasına dönüp “ Herif bizim uşak yola girmiş geliyor” babası da “olur mu öyle şey hatun küçücük çocuk nasıl gelir” diyor. Annesi “Gelir, gelir, bak sana sesi geliyor” demiş.”
“Okul yıllarının sona ermesi Hüseyin Dilaver’in tamamen müziğe ve kemençeye yönelmesine neden olmuş. O zamanlar sakat Şakir isminde abisi varmış. Sakat olduğu için her yerde abisine yardımcı olurmuş. Dilaver’in sesinin güzel olması nedeniyle hep ona Türkü söylemesini, kemençe çalmasını önerirmiş. Bu istek ve çocukluktan gelen yeteneğini birleştiren Hüseyin Dilaver köydeki Rumlar dan müziği ve kemençe çalmayı öğrenmiş. Hocası Aksu (Aso) köyünden Rum “Yoriga” imiş.”
Ailesi müzikle uğraşmasına hiç karşı çıkmamış. Zaman geçtikçe yöreyi aşıp dışa açılmış. Karadeniz’in bir çok yöresini dolaşmış. Artık tanınan biri olmuş ve odeon sahibinin sesi plak şirketlerine dört adet plak yapmış. Çıkan eserler Karadeniz yöresinde Asoli Hüseyin diye büyük sükse yapmış, o günkü rüzgar rahmetli olduktan bu güne kadar hafızalardan silinmedi.

Resim 3 – Hüseyin Dilaver
2.2.3. Sanat Hayatı
“Askerliğini Erzincan da yapan, amirlerinden son derece takdir alan Dilaver askerlik bittikten sonra sahneye çıkma yolunu seçmiş. O zamanlar turne yokmuş. Hüseyin Dilaver kendi kafasına göre turneye gider, kahvelerde, eğlence yerlerinde çalarmış. Kendisinin çağdaş yanları olduğu kadar, çok da dindar bir adammış. Gündüzleri camide müezzinlik yapıyor, gecede çay bahçesinde kemençe çalıp Türkü söylüyor. Bu yer küçük olduğu için insanlar birbirlerini tanıyor ve bir sohbet sırasında biri “bize bir müezzin geldi öyle güzel sesi var, öyle güzel namaz kıldırıyor ki” demiş. Diğerleri de “ sen asıl bize gelen kemençeciyi gör öyle güzel çalıp söylüyor ki sabaha kadar eğlenip, oynuyoruz” diyor. Yani sabah camide müezzin, akşam çay bahçesinde kemençe çalıp söyleyen bir müzisyen.”
“Adapazarı’nda Karadenizliler çokmuş. Oflular, Sürmeneliler, Rizeliler, o zamanlar çok acayip, çok güzel büyük düğünler olurmuş. Hayvanlar kesilir, masalar kurulur, iki gün süren düğünler. Bütün Adapazarı toplanmış, Dilaver kemençe çalıyor, artık oturak Türküsü mü ararsın, birde onun oturak Türküleri vardır; oturulacağı zaman ondan çalardı, ondan sonra horon havası çalmaya başlar, büyük halka kurulurmuş, zaten araziler geniş, bahçeler büyük. Halkanın ortasına geçip hem çalar, hem de oynarmış. Hem de atma Türkü atıp onları coşturur, halkadakilerden bahşiş alırmış.”
“Hüseyin Dilaver bir gazino çalışmasında zamanın keman ustalarından Ankara Radyosu Sanatçısı Naci Tekel’in tavsiyesi üzerine Bölge sanatçısı olarak Ankara Radyosunda sanat hayatının zirvesine çıkmış, zamanın Halk Müziği şefi Muzaffer Sarısözen yönetiminde uzun zaman çalışmalar yapmış. Radyo evi yıllarında Muzaffer Akgün (ona “kara kız” dermiş) ile birlikte çalıştıklarını anlatırmış, bunun yanı sıra Zinnet Sönmez ve Cemile Cevher Çiçek ile bir çok kez ikili çalışmalarda bulunduğunu söylermiş.”
“Bunlar Karadeniz’e turneye gitmişler; o zaman çok giderlermiş. Türkülerini okumuşlar, konserden sonrada başka bir yere gitmek için toparlanıp yola koyulmuşlar. Artvin’e yakın bir yerde bakmışlar ki arabaların önüne büyük kalasları koymuşlar, ne oluyor diyerekten arabalardan inmişler, aralarında bayan sanatçılarda varmış.”
Resim 4- Karadeniz Gecesi
Bir sürü genç adam bu bayanlara sarkıntılık etmek istemişler, yani çekiştiriyorlarmış falan. Hüseyin Dilaver “oğlum bu sizin yaptığınız ayıp değil mi” demiş. Gençlerden bir tanesi çok konuşma demiş ve bir tokat vurmuş, kemençesi elinden düşüp kırılmış. Bu olay aklına geldiğinde çok üzülürmüş. Nasıl olduysa karakola haber verilmiş, jandarmalar gelmiş, yolları açmışlar, gençleri karakola götürüp bir güzel sopa atmışlar.

Dumlu pınar deniz altısı Çanakkale boğazında battığı zaman bu olay üzerine bir destan yapıyor ve bunu yakınlarına ve dostlarına çalıp söylüyor. Herkes iki gözü iki çeşme ağlıyormuş. O türkülerini şu an maalesef bulamıyoruz, ki bu bizler için büyük bir kayıptır.
Sanat hayatının son üç yılını İstanbul Radyosunda geçiriyor. Gerçi bundan öncede İstanbul Radyosuna gelip gidermiş. “Ben İstanbul’a gidiyorum, şu gün Radyoda programım var beni dinleyin” dermiş.
2.2.4. Evlilikleri
İlk eşini görüp beğenmiş ve Karasu’ya gidip kızı kaçırıp köye getirmiş. Bu evliliğinden bir tane kızı var. Ondan sonra ikinci evliliğini yapıyor. İkinci hanımından üç tane çocuğu oluyor. Hüseyin Dilaver çok çapkın biri olduğundan Telli duvaklı kimseyi almamış. Bütün eşlerini kaçırarak evlenmiş. Belli bir zaman geçtikten sonra Balıklı Mahallesinde (eski ismiyle Civra) ikinci eşinin teyzesinin kızını görüp beğeniyor ve onu da kaçırıp üçüncü evliliğini yapıyor. Kızın yaşı tutmadığı için annesi Hüseyin Dilaver’i ağır cezaya vermiş, “ben onu astıracağım” demiş. Ondan sonra Dilaveri ceza evine almışlar. Oğlu Fahrettin o zaman 9 yaşlarında dedesi ve amcalarıyla birlikte Sürmene’ye babasını görmeye gitmişler. Jandarma Fahrettin’i babasının yanına çıkarmış, bakmış ki orda gardiyanı, hakimi, savcısı vs. kişiler masayı kurmuşlar alem yapıyorlar. Babası Fahrettin’e para vermiş. Eve geldiğinde annesi “babanı gördün mü” diye sormuş, o da “gördüm” demiş. “bir şey verdimi sana” “bana para verdi” demiş. Bu parayla eve dönerken ekmek almış. Annesi “peki deden, amcaların sana bir şey verdimi” diye sormuş. O da “vermediler” demiş. “bir de bana diyorlar ki kocandan ayrıl, bak gene oğluma gene o para verdi” demiş.
Ceza evinden çıkınca “bu bir namus meselesi oldu” deyip üçüncü eşini annesinin evinden alıp köye götürmüş ve evlenmişler. Bu evliliğinden de dört çocuğu olmuş.
Resim 5-Sağdan sola üst : Hüseyin Dilaver, Fahrettin Dilaver, Ömer Şolt ( Dayıları )
Alttakiler : Güner Karabacak ( Kızı ), Safiye Şolt ( 3. eşi ), Suzan Dilaver, Ömer Dilaver

Resim 6- Karabük’ de demiryolunda Ömer Dilaver ile birlikte.
2.2.5. Hüseyin Dilaver’in Son Yılları ve Ölümü
Hayatının son üç yılını geçirmek için Adapazarı’ndan, İstanbul’a gelmişler. Artık çok yaşlanmış. Çok çalışamıyormuş çünkü, kalp rahatsızlığı varmış. Arada bir T.R.T ye gidip türkü söyleyip geliyormuş.

Hüseyin Dilaver’in kızı babasının son yıllarını anlatmaya şöyle devam ediyor; Babamı görmeye giderdim. Annem çalışıyordu, babam kemençeye asılmış ama böyle duygusal, garip havalar çalardı. Demek ki artık çok duygusal olmuştu. Annem o zaman bir fındık atölyesinde çalışıyordu. Kavrulmuş fındıkları seçiyorlardı. Aslında çalışan bir hanım değildi ama İstanbul’a gelince çalışmak zorunda kalmıştı. Babam derdi ki; “Safiye ben hiç hanım çalıştırmaya alışkın değilim, sen sabahleyin işe giderken ben kahroluyorum”. Annemle aralarında yirmi yaş fark vardı, annem baya küçüktü. Babamlar Küçük Mustafa Paşada oturuyordu. Ben evlendim Ali bey Köye yerleştim. Sık sık görüşüyorduk. Bilhassa bayramlarda ona gitmemizi beklemezdi. Hemen bir kutu şeker koyardı koltuğunun altına, sabah namazını kılar gelirdi. Baba derdik niye böyle yapıyorsun, sen büyüksün bizim seni ziyarete gelmemiz lazım, sen geliyorsun derdik. Kızım ben o sevabı almak için geliyorum, yani onda öyle bir inanç vardı. Son zamanlarında biraz halsizdi, dışarı çıkıp dolaşırdı. Arkadaşları vardı. Eve döndüğünde yaslanırdı ya da karyolasına uzanırdı. Ve son Ramazandı, sen artık orucunu tutma hastasın, kalbin var dedik ama bize karşı çıktı, bakalım bir dahaki Ramazana kısmet olacak mı tutmak dedi ve hakikaten de kısmet olmadı. Son krizi gelmiş, gece iğneci çağırmışlar bir tane ilacı vardı, doktor demişti ki sıkıştığı zaman bu iğneyi yaptıracaksınız, öylede yaptıramamışlar. Üçüncü krizinde vefat etti. Yatalak hasta konumuna düşmedi, halsizliği vardı. Son zamanlarda çok yürüyünce nefesi daralıyordu. Arada T.R.T ye gidiyordu. Ölene kadarda gitmeye devam etti. Babamın yaşı 57 diyiliyordu. Ama yaşlar doğar doğmaz şimdiki gibi çocuk parası alacağım diye hemen günü gününe yazılmıyordu. Öldüğünde nüfusa göre 57 yaşında idi. Ama hesaplara göre 64 – 65 yaşlarındaydı.
TANINMIŞ ESERLERİ:
Gemiler Giresune
Oy Benum Sevduceğum
Mayıs Ayı Gelende
Ah Dağlar Serin Dağlar
Şapkamın Tereği
Gemiciler Kalkalım
Kaleden İndim Arsız
Kalk Gidelim Gidelim
Kara Koyun Geliyor
Trabzon’dan Yollandık
Yayladım Goyunu
Horon Havası
Gökteki Yıldızları
Yaylanın Çimeninde
Horon Havası
Koydun Beni Sen Derde
Yoktan Var Eyledi Beni Yaradan
Kirez Ayın On beşi
Ey Çiçekli Yaylalar
Of, Sürmene Arası Sultan Murat Yaylası
Ey Gidi Karadeniz
Eski Zigana Dağı
Ne Edeyim Sevdiğim
Erzurum Ovasından Kağnı Geliyor Kağnı
EK: Bazı türküleri
Mayıs Ayı Gelende
Mayıs ayı gelende (Yar yar yar yar da)
Dağlarda kar olur mu (Uy aman gelin aman)
Sevdim de alamadım (Yar yar yar yar da)
Böyle sevda olur mu (Uy aman gelin aman)
Yaz gelir çiçek açar (Yar yar yar yar da)
Yeşiller yaprakları (Uy aman gelin aman)
Sevdiğim senin için (Yar yar yar yar da)
Döktüğüm gözyaşları (Uy aman gelin aman)
Bahçelerde kerez var (Yar yar yar yar da)
Kerezi asma sarar (Uy aman gelin aman)
Sevdiğimi görünce (Yar yar yar yar da)
Erir yüreğim yanar (Uy aman gelin aman)
Türkü söylerim türkü (Yar yar yar yar da)
Sevdiğim senin için (Uy aman gelin aman)
Biraz daha diyeyim (Yar yar yar yar da)
Seni sevdiğim için (Uy aman gelin aman)
Ah Dağlar Serin Dağlar
Ah dağlar serin dağlar
Kuzular meler ağlar
Dost aklıma gelende
Yanar yüreğim sızlar
Yar vuruldum vuruldum
Senin kara kaşına
Ne yazılar yazılmış
Ha bu garip başıma
Karşıdan el eyleme
Yar beni del’eyleme
Öldürürsen sen öldür
Kötüye kul eyleme
Yar vuruldum vuruldum
Senin kara kaşına
Ne yazılar yazılmış
Ha bu garip başıma
Koyun kuzu yayılır
Yaylanın beleninden
Nedir bu çektiklerim
Şu feleğin elinden
Yar vuruldum vuruldum
Senin kara kaşına
Ne yazılar yazılmış
Ha bu garip başıma
Meler kuzular meler
Yüreklerimi deler
Uzaklaştım sıladan
Hep düşmanlarım güler
Yar vuruldum vuruldum
Senin kara kaşına
Ne yazılar yazılmış
Ha bu garip başıma
Oy Trabzan Trabzan
Oy Trabzan Trabzan
İçi kalay içi kalaylı kazan içi kalaylı kazan
Sevdalı günlerume efkarlı günlerume
Geldi çattı geldi çattı ramazan
Oy Trabzan Trabzan
Senden ayrı senden ayrılacağum
Sen aklıma gelende sen aklıma gelende
Düşüp bayı düşüp bayulacağum
YUSUF AKGÜN

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ